Hakkımızda Koleksiyon Referanslar Müşteri Hizmetleri Sık Sorulan Sorular Galeri İletişim
Türkçe İngilizce
Ön Büro Servis Mutfak Kat Hizmetleri Güvenlik
Teknik Servis Sağlık T-Shirt Özel Tasarımlar Diğerleri
Tarihçesi
Coğrafi Yapı
Sosyal Yapı
Ekonomik Yapı
Kültür ve Sanat
Antik Kentler
Camiler ve Kiliseler
Gezilecek Yerler
Gelenek ve Görenekler
Festival ve Özel Günler
Spor Aktiviteleri
Ulaşım
Yöresel Yemekler
Yöresel Türküler
Antalya Görüntüleri
Ana Sayfaya Dön

PSIDIA BÖLGESİ

Kuzeybatıda Lykia, güneyde Pamphylia, doğuda İsaura, kuzeyde ise Frigya ile çevrilidir.

Tauros (Toros) Dağları'nın yüksek kitleleriyle kaplı olan bölgenin ortalama rakımı 1000 metreden fazladır. Genelde etrafı tepelerle çevrili düzlüklerde ya da kalker yükseltilerde yer alan göller (Eğridir, Beyşehir, Kovada, Burdur, Suğla, Ketsel, vb…) iklimini önemli ölçüde etkilemiş, bölgede zengin bir bitki örtüsü görülmesine sebep olmuştur...

Pisidia bölgesinin sınırları günümüzde tam olarak bilinmemektedir. Genelde antik bölgelerin kesin sınırları olmadığı, genelde bölgeler arasındaki kesimlerin gerek coğrafi, gerek etnik açıdan bir geçiş alanı niteliği taşıdığı söylenebilir. Fakat bunun yanı sıra Pisidia'nın şehirlerinin tam bir listesi de elimizde bulunmamaktadır. Çeşitli antik yazarlar tarafından verilen şehir listelerinde eksikliklere ya da çelişkilere rastlanabilmektedir.

Strabon, Hellenistik devir yazarlarından Artemidoros'un Selge, Sagalassos, Pednelissos, Adada, Tymbriada, Kremna, Pityassos, Amblada, Anabura, Sinda, Arrassos (Ariassos), Tarbassos ve Termessos'tan oluşan şehir listesini vermesinin yanı sıra Antiokheia kentinden Pisidia Antiokheia'sı olarak bahseder.

Zengin bitki örtüsü ve elverişli iklimi nedeniyle bölge çok eski çağlardan beri yerleşim görmüştür. Bölgedeki en eski yerleşim izleri alt sınırı M.Ö. 35000 yılına kadar giden Üst Paleolitik evreye aittir. Bölgede sıklıkla rastlanan mağaralar da Paleolitik yerleşmelerinin gelişmesinde faydalı olmuştur. Bu buluntulara Isparta yöresindeki Senirce-Bozanönü doğal kaya sığınaklarından Kapalıin Mağarası'nda rastlanmıştır.

Anadolu'da yaklaşık 12000-9000 yılları arasına tarihlendirilen Mezolitik Devir'e ait bölgedeki en önemli yerleşmelerden biri olan Baradız, Burdur gölünün kuzey-doğusunda yer alır. Bu devrin karakteristik özelliği olan mikrolit denilen minik taş aletlerin bölgede rastlanan örnekleri Anadolu Mezolitiği'ni yansıtan en önemli örneklerdendir.

Bölgedeki bilinen Kalkolitik ve Neolitik çağ yerleşmeleri; Hacılar, Kuruçay, Suberde, Erbaba, Kızılkaya, Çığırtkankaya, Dereköy, Yeniköy Höyük, Çukurkent, Beyşehir Höyük, Yılan Höyük, Alan Höyük, Kaşaklı Höyük, Seydişehir Höyük, Kanal Höyük, Eflatun Pınar, Toprak Tol, Burun Höyük'tür.

Hattuşaş'tan çıkarılan tabletlerde Arzava ülkeleri olarak adı geçen yerin Pisidia ve Pamphilia bölgelerini kapsadığı düşünülmektedir. Arzavalılar'ın XVII. yüzyıldan başlayarak Hitit İmparatorluğu'nun yıkıldığı XII. yüzyıl başlarına kadar bu büyük güce karşı koyabilmiş olmaları, tarih boyunca arazisinin sarp yapısından dolayı kolayca istila edilememiş olan Pisidia bölgesinde yaşadıklarından olsa gerektir. Bu bölgenin yapısı itibariyle ancak çete muharebeleri etkili oluyor, büyük ordular ve savaş arabaları engebeli arazi karşısında çaresiz kalıyordu. Arzavalılar çok büyük yenilgilerden sonra bile bir kaç yıl içinde toparlanıp Hititler'in başını ağrıtmaya devam ediyordu.

Tabletlerde adının bazen şehir, bazen ülke bazen de Arzava ülkeleri olarak geçmesinin nedeni Arzawa ülkeleri olarak adlandırılan konfederasyonda Arzava adında bir krallığın yer almasıdır. Konfederasyonu oluşturan diğer ülkeler ise Hapalla, Mira ve Kuvaliya, Seha Nehri Ülkesi ve Appavia, Viluşa, Zipaşla ve Hariati dağlık ülkeleridir. Hitit metinlerinde bu ülkelerin hepsinin kralları Arzava Kralı olarak anılır. Hitit arşivlerinde İmparatorluğun kuruluşundan itibaren Arzava'nın Hititler'e karşı düşmanca bir siyaset izlediği anlatılmaktadır. 1550-1530 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ammunaş'ın Arzava ülkelerinde başlayan isyanı bastıramadığı için bir cinayete kurban gittiği bilinmektedir.

Yeni Hitit Devleti zamanında da (1440-1190) Arzava isyanları devam etti. Anadolu'da birliği sağlamak için bir çok savaş yapan kral III. Tuthaliaş'ın 1440-1380 yılları arasındaki saltanının son döneminde bağımsızlığın kazanan Arzava, Hitit topraklarındaki Tuwanuwa'ya (Tyana, Niğde) kadar ilerledi. II. Murşil (1339-1306) saltanatının üçüncü ve dördüncü yıllarında Arzava üzerine yürüdü ve Kral Uhhazitiş ve oğlu Piyama-İnaraş'ı ağır bir yenilgiye uğratarak bölgeyi tekrar Hititler'e bağladı.

Kuzeyde Kaşkalar, güneyde ise Arzavalılar'la olan uzun süreli ve yıpratıcı mücadeleler Hititler'i zayıf düşürmüştü. M.Ö. 1220 yılında başa geçen III.Arnuvandaş zamanında çıkan Arzava isyanları bastırılamaz hale gelmişti. Boğazköy (Hattuşaş) tabletlerinde hiç anılmamasından çok ani gerçekleştiği anlaşılan Ege Göçleri hem Hititler'in, hem de Arzavalar'ın sonunu getirdi. Bu yıkıcı göç dalgası hakkındaki bilgileri, göçü gerçekleştiren kavimleri “deniz kavimleri” olarak anan Mısırlılar'ın kayıtlarından ediniyoruz. XX. Sülale firavunlarından III. Ramses zamanında, M.Ö. 1194 yılında yazılmış olan bir stelde “...Hatti ülkelerinden hiçbirisi bunların saldırılarına dayanamadı. Kode (Kadeş), Karkamış, Arzava ve Alaşiya tahrip edildiler...” ifadeleri yazılıdır.

Arzava krallığından sonra bölgede hiçbir zaman bir Pisidia krallığı ya da konfederasyonu gibi tam bir siyasi birlik kurulmamış olması nedeniyle bölgenin ne idari yapısı, ne de bölge şehirleri hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Halkın tahkimatlı büyük şehirler ve onların etrafındaki bir çok küçük köyde yaşadığı ve sadece tehlikelerle karşılaşınca birlik oldukları düşünülmektedir.

Pisidia bölgesinin tarihi de Anadolu'nun bazı bölgelerinde olduğu gibi Pers hakimiyetinin ortalarına kadar oldukça belirsizdir. Hitit İmparatorluğu'na son veren Ege Göçleri sırasında Anadolu'ya geldiği düşünülen Frigler'in hakimiyet sahasının Pisidia'nın batı kesimine kadar ulaştığı anlaşılmaktadır. Herodotos'un eserinde anlatıldığına göre, M.Ö. 6. yüzyılın Halys'in batısındaki kavimlerden Lykia ve Kilikia dışındaki hepsi Lydia kralı Kroisos (Karun) tarafından yenilmiş ve toprakları ele geçirilmişti. Lydialılar'ın bölgeye hakim olduğuna dair bundan başka kanıt bulunmamaktadır.

Lydia devletinin M.Ö. 546 yılında Persler tarafından yıkılmasından sonraki Pers hakimiyetinin yaklaşık ilk yüz elli yılı içinde Pisidialılar'ın ismine hiç bir kayıtta rastlanmıyor olması bu halkın bu dönemde başka bir isimle anılıyor olması ihtimalini akla getirir. Pisidia şehirlerinden Termessos, Sinda ve Ariassos'un bazı kaynaklarda Milyas şehirleri olarak da geçmesi tarihin bir döneminde Pisidia'nın tamamının olmasa da güney-batı kesiminin bu isimle anıldığını düşündürür. Herodotos Pers hakimiyeti döneminde bu bölgenin durumu hakkında şunları yazar: “İonialılar, Asialı Magnesialılar, Aiolialılar, Karialılar, Lykialılar, Milyaslılar ve Pamphylialılar dört yüz gümüş talentlik vergilerini birlikte ödemekteydiler ve birinci satraplığı (nomos) meydana getiriyorlardı.

Pisidia'nın geri kalanı hakkında Herodotos'un kayıtlarında herhangi bir bilgiye rastlanmıyor olmasının nedeni yazarın tüm Pisidia'yı Milyas olarak tanımlıyor olmasından ya da bölge halkının Persler'e vergi vermiyor olmasından dolayı olabilir.

Pisidia adının geçtiği elimizdeki en eski kayıt M.Ö. 5. yüzyılda batı Anadolu satrabı Genç Kyros'un büyük kardeşi Pers kralı II. Artakserkses'e (M.Ö. 405-359) karşı yapacağı seferin hazırlıklarını anlatmaktadır. Xenophones'in yazdığına göre Kyros bu seferin gerçek amacını gizlemek için, Frigya'ya yağma akınları düzenleyen Pisidialılar'ı cezalandırma seferi düzenleyeceğini bildirmiştir. Bu ifadeden Frigler ve Lydialılar gibi Persler'in de bölgeyi tam olarak egemenlikleri altına alamadıkları anlaşılmaktadır. Pisidia'ya girmeden seferine kuzeyden devam eden Kyros'un M.Ö. 401 yılında Kunaksa'da Pers kralına yenilmesine rağmen bölgedeki Pers hakimiyeti sarsılmıştı.

M.Ö. 334 yılında Hellespontos'u geçerek Anadolu'ya ayak basan III.Aleksandros (Büyük İskender), Batı Anadolu'yu ele geçirip Lykia'da hakimiyetini kabul ettirdikten sonra kuzeye yönelip Milyas'a ulaştı. Arrhianos Milyas'ın alınışını şöyle anlatır: “... En şiddetli kış sırasında Milyas'a hücum etti. Burası Büyük Frigya'ya aitti, fakat şimdi Büyük Kral'ın bir emri üzerine Lykia vergi bölgesine katılmıştı...” Aleksandros, Pisidia'nın engebeli arazisini aşıp Frigya'ya giderse aynı zamanda burada yaşayanlara da bir gövde gösterisi yapmış olacağını düşünüyordu. Fakat Termessoslular tarafından kapatılmış olan Yenice Boğazı'nı alıp Termessos şehrini kuşatana kadar bir kaç gün kaybeden Aleksandros daha fazla zaman harcamamak için yoluna devam etti, fakat bu kuşatma sırasında Termessoslular'ın ezeli düşmanı Selgeliler'in ebedi bağlılığını kazandı. Pergeliler ve Selgeliler'in kılavuzluğuyla Sagalassos'a varan Alexandros, bu şehri savaşarak aldıktan sonra Arrhianos'un anlattığına göre diğer Pisidia şehirlerinin bir kısmını zorla, bir kısmını ise uzlaşma ile ele geçirdi. Arrhianos'un bu ifadesiyle Aleksandros'un yolu üzerindeki Pisidia şehirlerini kastettiği düşünülebilir. Bölgenin savaşcı ve özgürlüğüne düşkün halkı engebeli arazi nedeniyle hafif silahlar kullandığından, iyi tahkim edilmiş ve stratejik konumlu şehirlerine rağmen Aleksandros'un muhteşem Makedon falanksına karşı koyamamışlardır. Aleksandros M.Ö. 333 yılında Lykia ve Pamphylia satrabı tayin ettiği Nearkhos'a eyaletin tanzimi dışında Pamphylia ve Pisidia'da alınamamış olan yerlerin zaptı görevini de verdi, fakat bu görev yerine tam olarak getirilemedi.

Aleksandros'un ölümünden sonra M.Ö. 307'de Antigonos Monophtalmos'un yönetimine giren Pisidia, M.Ö. 301 yılında İpsos Savaşı'nda galip gelen Seleukoslar'a (Selefkiler) bağlandı. III. Antiokhos'u yenen Roma tarafından Apameia Barışı (M.Ö. 188) ile Bergama kralı II.Eumenes'e verildi. Augustus zamanında M.Ö. 25 yılında Roma'nın Galatia eyaletine dahil edildi ve bu dönemde bölgenin önemli şehirleri olan Antiokheia, Kremna, Olbasa ve Komama kolonileştirildi. Vespasianus döneminde M.S. 74 yılında Lykia ve Pamphylia ile birlikte yeniden örgütlendi. Roma uygarlığının bölgeyi etkisi altına alması başlangıçta çok yavaş olduysa da kentleşme II. yüzyılda hız kazandı ve bölge Roma yapılarıyla donandı. M.S. 297 yılında Diocletianus'un düzenlemesiyle bölge Lykia ile birlikte Diocesis Asiana adlı yönetsel bölüme katıldı. Bizans döneminde ise bölge, Thrakesion ve Anatolikon themalarına bağlandı.

Ariassos, İsinda, Minassos, Orbanassa, Pednelissos, Talbonda, Termessos gibi Anadolu'nun güneybatısında çok sık rastlanan -nd ve -ss son ekli şehir, dağ ve nehir adları henüz çözülememiş olan Pisidia dilinin Luvice ile olan akrabalığına işaret eder. Homeros'un İlliada'sı da dahil olmak üzere birçok antik metinde adı geçen Solymler'in Pisidialılar olduğu düşünülmektedir. Bütün halkların kökenlerini kendi mitolojilerine dayandıran Hellen geleneği, Pisidialılar'ın adının ataları olan Pisides adlı mitolojik karakterden geldiğini anlatır. Bu mite göre Pisides'in kızı Kaldene ile Zeus veya Ares'in evlenmesi sonucu Solymos ve Milye doğmuştur. Solymos ve Milye Tremil'in (Termil) soyundan gelen Kragos'la da akrabadır. Hellenler'in yarattığı bu mitler Pisidia'da yaşayan Milyas ve Solymoslular'ın Lykia'da yaşayan Termiller'le akraba olabileceğini düşündürür. Bu bölgelerde konuşulan Luvice izleri taşıyan diller de bu halkların ortak atalardan gelmiş olduklarına işaret eder. Aynı zamanda bölge halkları özgürlüklerine düşkün karakterleri açısından da birbirlerine benzemektedirler.

Antalya ilinin kuzeyindeki dağlık bölgeyi içeren eski Pisidya Bölgesi bugünkü Burdur ve Isparta ili topraklarını da kapsamaktadır. Pisidya'nın tarihte siyasal bir önemi olmadığından Eskiçağ tarihçileri bu bölgeden pek sık söz etmemişlerdir. Neolitik Çağ'da önemli bir kültür merkezi olduğu, Burdur Hacılar'da yapılan kazılar sonucu anlaşılan Pisidya Bölgesi'nin bundan önceki devirleri hakkında yeterli bilgi yoktur. Boğazköy tabletlerinden elde edilen bilgilerden İ.Ö. 3000 yıllarında bu bölgede Hititler'in Luviler adını verdikleri bir halk topluluğu yaşamaktaydı. Yine aynı yıllarda Pisidya'nın Hitit Devleti ile savaşan Arzava Konfederasyonluğu'nun merkezi olduğu tarihçilerce ileri sürülmektedir. Homeros, İliada Destanı'nda Pisidya'da oturan eski halkın Likyalılar'la komşu olan Solymler olduğundan söz eder. Pilinius ise Solymus'un Anadolu'da eski halk topluluklarından birinin kralının adı olduğunu ve bu bölgede yaşadıklarını yazar. Strabon'a göre de Termessos‘un bulunduğu yerdeki dağlara bu isim verilmişti. Termessos'ta halkın tapındığı Zeus Solmeios'un bir tapınağı ile kent evlerinden birinde yine “Kurucunun Evi” olarak bir tapınak daha vardır. Ancak daha sonraları Solymler olarak bir halktan hiç söz edilmemektedir.

Strabon tüm Pisidyalılar'ın yağmacılık ve soygunculukla geçindiklerini, özellikle güney Pamfilya ve Likya bölgelerine sürekli saldırılar yaptıklarını yazar. Pisidya İ.Ö. 6. yy'da Lidya Kralı Kroisos'un Anadolu'yu ele geçirmesi sırasında, bu bölgenin de onun egemenliği altına girdiği; ancak içişlerinde bağımsız kaldığı sanılıyor. İ.Ö. 547 yılında Persler tarafından ele geçirilen bölge, daha sonra Büyük İskender'in (İ.S. 334); onun ölümünden sonra da generallerinden Antigonos'un yönetimi altına girmiştir. Antigonos'un İ.Ö. 301'de İpsos Savaşı'nda yenilmesiyle bir süre Selevkoslar elinde kalan bölge, İ.Ö. 188'de Apameia Barış Antlaşması ile Bergamalılar'a geçti. Roma İmparatoru Octavianus Augustus, Pisidya'da Kremna, Olbasa, Komama ve Antiocheia gibi önemli sömürge kentleri kurdu. Daha sonra İ.S. 395'te Roma'nın ikiye ayrılmasıyla Bizans'ın bir bölgesi oldu.

lbasa, Komama ve Antiocheia gibi önemli sömürge kentleri kurdu. Daha sonra İ.S. 395'te Roma'nın ikiye ayrılmasıyla Bizans'ın bir bölgesi oldu.

PAMFİLYA BÖLGESİ

Hititler’den önceki, yani İ.Ö. 2. binden evvelki devirlerde bu bölgedeki durumun ne olduğu hakkında şu ana kadar kesin bilgiler yoktur.

Ancak Türk Tarih Kurumu'ndan İ.Kılıç Kökten tarafından Antalya'nın kuzeybatısında Yağca Köyü civarındaki Karain Mağarası'nda yapılan araştırmalarda Paleolitik (Yontulmuş Taş) Devre ait çakmaktaşı aletlere, hayvan hatta insan kalıntılarına rastlanmıştır. Aynı şekilde, Antalya'nın 25 km. batısında keşfedilen Beldibi Mağarası, bölgedeki tarih öncesi devirlere ışık tutacak niteliktedir. Yine bu bölgede bilinen, ancak daha araştırılmamış höyüklerin yüzeyinde elle yapılmış, siyah ve kırmızı renkte çanak, çömlek kırıkları bulunmuştur. Bu eserler, Antalya'nın kuzeyindeki, Göller Yöresi'ndeki höyüklerde bulunan Paleolitik ve Bakır Çağı vazolarına benzediğine göre bu bölgenin, bu erken devirleri de yaşadığı bir gerçek olabilir.

Bu tarih öncesi devirlerinden sonraki tarih devirlerinin ilk evreleri hakkında elde aydınlatıcı bilgi yoktur. Ancak Hititler'in bütün Küçük Asya'yı içine alan büyük bir krallık kurdukları ve 2. bin yılın son yarısında Hitit yazılı belgelerinde sözü edilen Ahhiyava'nın (veya Arzava'nın) bu bölge içinde olduğu ileri sürülmektedir.

Bölgenin Grek tarihi; diğer birçok yerde olduğu gibi, Truva Savaşları sırasında başlamaktadır. Homeros'un İlyada Destanı'nda Plepolem ve Sarpedon arasındaki bir konuşmada Sarpedon, Likya'nın öğütçüsü olarak gösterilmekte, yine aynı söylencede Tydeoğlu Diodemes ve Hippolokoğlu Glaukos arasında geçen bir konuşmada Glaukos, Likya'da Bellerofontes'in Chimera adındaki doğaüstü bir yaratıkla giriştiği korkunç mücadeleden söz edildiğine göre, antik kaynaklarca Truva'nın düşüşü olarak kabul edilen İ.Ö. 1184'ten önce bu bölgede bir yerli halkın varlığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ancak bu devirler ve halkı hakkında yeterli bilgi olmadığı için bölgenin Grek Tarihi'ni Truva'nın düşüşünden sonra başıboş bir grubun Anadolu'nun güneyine inerek çoğunluğunun Pamfilya'ya geri kalan kısmının da Kilikya'ya geçerek oraya yerleştikleri tarih olarak kabul edilen İ.Ö. 1100 olarak başlatmak gerekmektedir. Ancak bu kişiler hakkında Perge'deki birkaç heykel kaidesindeki yazıtlar dışında belge bulunamamıştır. Bunlar olsa olsa Perge kentinin sanal kurucuları olmalıdır. Çünkü eski kaynakların bazıları, Kalchas'ın Mopsos'a karşı yaptığı bilgi yarışmasında, yenilgisi sonucu üzüntüden daha Klaros'da öldüğü ve Pamfilya'ya asla ulaşamadığını kaydetmektedir. Yine bazı kaynaklar Mopsos ve Amphilochos'ta; onların Klikya'ya geçtiklerini ve orada Mailos kentini kurduktan sonra aralarında anlaşmazlık sonucu bir düelloda birbirlerini öldürdüklerini anlatmaktadır.

Pamfilya, “Irkların Ülkesi” anlamına gelmektedir. Böyle Grekçe isimli bir bölge Küçük Asya'da çok azdır. Belki de bölgeye karışık ırklara ait toplulukların yerleşmelerinden dolayı bu ad verilmiştir. Kentlerinin kuruluşlarını sürekli mitolojik bir olayda aramayı gelenek haline getiren Grekler, Pamfilya isminin Mopsos'un kızı Pamphilia veya üvey kız kardeşi Pamhyle'e bağlayarak verilmiş olduğu savını benimsemişlerdir. Buna karşılık Plinus, Pamfilya'nın eski adının Mopsopia olduğunu bildirmektedir. Fakat Pamfilya'nın halkları tarafından bırakılan eserler, özellikle Mopsos'a ait olanları bunu doğrulamaktadır. Buradaki gerçek kendini sikkelerde ve taş yazıtlarda gösterdiği gibi, Pamfilya'daki Grek Ağzı, Dor göçünden önceki Atina ile sıkı bır ilişki göstermektedir. Truva Savaşları'ndan yüz yıl sonra gelen, Yunanistan'ın büyük bir bölümüne yayılan ve Pelepones'i egemenliği altına alan Dorlar, kendi ağızlarını da beraberlerinde getirmişlerdir.

Yunanistan'dan gelen bu ilk göçü, sonraları ikinci bir göç izlemiş; Yunanistan ve Küçük Asya'nın batı kıyılarında İyonya ve Aiolis adını taşıyan bölgelerde oturan Grekler, Pamfilya'ya doğru etki ederek Perge, Aspendos ve Side gibi sömürge kentlerini oluşturmuşlardır.

Yukarıda Pamfilya Ağzı'ndan söz edilmişti. Aslında eldeki bilgiler, İ.Ö. 200 yıllarına ait Sillyon'daki kapı desteklerinin üzerindeki tek uzun bir yazıttan doğmaktadır. Perge, Aspendos ve Sillyon'da aynı tarihlerde özel adlar dışındaki form ve harflerde aynı özellikler görülmektedir. Bu da bize İ.Ö. 2.yy'a kadar bu üç kentte ortak bir ağzın konuşulduğunu göstermektedir. Yalnız Side buna uymamaktadır. Side'de henüz çözülememiş bir dil ve alfabe kullanılmıştır. Büyük İskender'in bu bölgeleri ele geçirişinden sonra, buralarda konuşulan bölge ağızları yavaş yavaş kaybolmuş ve yerini “Koine” olarak adlandırılan Grekçe'ye terk etmiştir.

Grekler'in Antalya bölgesine yerleşmesinden sonraki 500-600 yıl, adeta bir karanlık devri oluşturur. Edinilen kısa bilgiler, bu yıllarda meydana gelen olayları ayrıştırmaktan uzaktır. İ.Ö. 6. yy'dan başlayarak Lidya kralları topraklarını Batı Küçük Asya'ya kadar genişletmek istemişlerdir. Bu krallardan sonuncusu olan Krezüs, herhangi ekonomik fayda görmediği Likya ve Kilikya dışındaki bütün toprakları ele geçirmiştir. İ.Ö. 546'da Krezüs, Pers Kralı Kyros tarafından yenilince, bütün Lidya Krallığı Persler'in eline geçmiştir. Pers Kralı 1. Dairus tarafından gerçekleştirilen Satrap'lık bölüşümünde bu bölge, 1. Satraplığın içine alındı. Aspendos, Side gibi bazı kentlerin sikke basmayı hala sürdürmüş olmaları, Pers egemenliği altında bu kentlerin oldukça geniş anlamlı bir bağımsızlığa sahip olduklarını göstermektedir.

Kral Darius'un İ.Ö. 490'da ve on yıl sonra da Xerxes'in Yunanistan'da yurtlanma girişimlerinde Persler, bu bölgelerden de asker toplamışlardı. Heredot'un abartmalı sayıları ile 1.700.000 kişi olarak sandığı Xerxes'in ordusuna Pamfılyalılar Grek stilinde donanmış 30 parça gemi ile katılmışlardı. Tarihçiler onları Kalchas ve Amphilochos un torunları olarak belirtmektedirler.

Kendi yurttaşlarına karşı savaşmak zorunda bırakılan Pamfilyalılar'ın, önemsiz bir bağlaşık olduklarına dair Kana Kraliçesi Artemisia Xerxes'e uyarıda bulunmuştu. Büyük bir olasılıkla, onlar da gerçekte isteyerek bu işe girişmemişlerdi. Bu nedenle savaş sırasında Pamfilyalılar'a ait herhangi bir başarıdan söz edilmemektedir.

Persler İ.Ö. 479'da Grekler'i, Salamis ve Plataia'da toplu kırım halinde yenmişlerdi. Bu olay, Ege'de ve Anadolu'nun batısında yaşayan bütün kentleri, Atina yönetiminde kurulan bir Attika-Delos Birliği'ne katılmaya zorladı. Yalnız güney kıyılarındaki Likya, Pamfilya ve Kilikya buna katılmayıp, sürekli Pers askeri birliklerini kentlerinde bulunduruyorlardı. Xerxes İ.Ö. 469'da Aspendos yakınlarında bir ordu toplamayı başarmış ve aynı yıl içinde Atina Komutanı Kimon, güney sahillerinde başarılı savaşlara girişmişti. Kimon, Karla ve Likya'da Persler'in ellerinde bulundurdukları kentleri aldı ve onları buradan çıkardı. Daha sonra Eurymedon Nehri ağzında (bugünkü Köprüçayı) karışık düşman kuvvetlerine saldırdı. Uzun ve güç koşullarda karaya çıkarak, karadaki düşman ordusuna saldırmak için geceyi bekledi. Pers donanması büyük bir bozgunluk ve başıboşluk içinde olduğu için, Kimon bir savaş hilesini denedi. En iyi adamlarına Pers esirlerinin elbise ve başlıklarını giydirdi ve onları Pers esirleri görünümüne soktu. Böylece yağma edilen Pers gemilerine binen düzmece Pers askerleri karaya çıktılar. Bunu gören karadaki Pers birlikleri, onları serbest bırakılan savaş arkadaşları sandıklarından büyük sevinç gösterisi yaparken, bu kez Kimon geride kalan askerleri ile arkasından atılarak, bir zafer daha kazandı. Bir günde elde edilen bu çifte zaferden sonra Kimon için Atina'da adına bir heykel dikildi. Sonuç olarak Pers tehlikesi ortadan kalkmış ve güneydeki bazı kıyı kentleri Atina Deniz Birliği'ne katılmıştır.

Pelepones Savaşları'na kadar, bir yüzyıldan daha az süren özgürlükten sonra, 356'da Persler, Ispartalılar'ın yönetimine geçmiş olan Attika Delos Deniz Birliği'ni ellerine geçirdiler ve böylece barışa zorlanan Grekler, Küçük Asya'daki bütün kentleri Persler'e vermek zorunda kaldılar.

Bu değişikliğin Pamfilya bölgesini nasıl etkilediği konusunda bir şey söylenemez. Ancak Pers egemenliği altında Aspendos ve Side'nin daha önce İ.Ö. 5. yy'da sahip oldukları, kendilerine ait sikke basımı için yeniden izin koparmaları, Pers yönetiminin kolay dayanılabilecek nitelikte olduğu fikrini vermektedir. Fakat Persler'in en çok önem verdikleri konu, vergilerin zamanında ödenmesi olmuştur.

Perslerin bu ikinci egemenlik devri, Büyük İskender'in 334 yılında Pers egemenliğini koparmak ve Grekler'in daha önce uğradıkları haksızlığın öcünü almak üzere Küçük Asya'ya geçmesine kadar sürmüştür. Büyük İskender'in Batı Anadolu'dan başlayarak güneye doğru inen seferinde, savunmalarını kendi orduları ile yapan kentler fazla direniş göstermeksizin teslim oldukları için, kış mevsiminde Büyük İskender direniş görmeden Likya'ya kadar sokuldu. Teker teker kentlerin yönetimini eline aldıktan sonra, ilkbahardan önce Pamfilya'ya vardı. Daha o devirde Antalya kenti kurulmadığı için Pamfilya içinde ilk durak Perge kenti oldu.

Pergeliler kendisini dostça karşıladılar. Çünkü Pergeliler daha önce Likya'da kendisine rehberlik etmişlerdi. Büyük İskender, buradan doğuya doğru ilerlerken yolda Aspendoslular'ın elçileri ile karşılaştı. Elçilerin söylediklerine göre, Aspendos kendisine direniş göstermeyecekti. Ancak istekleri Aspendos'ta bir Makedonya Askeri Birliği bırakılmaması idi. Büyük İskender isteklerini onayladı; fakat buna karşılık ordusuna sürekli Pers kralına gönderdikleri atlarla 50 adet altın talent (1 Talent= 30,2 Kg) vergi şart koştu. Elçiler bu koşulları kabul ettikleri için Büyük İskender Aspendos'a uğramadan Side'ye doğru yoluna devam etti.

Side'de hiçbir direnişle karşılaşmayan Büyük İskender, bundan sonra Büyük İskender, tekrar batıya, Sillyon'a yöneldi. Burada ilk kez bir direnişle karşılaştı. Hazırlıksız yaptığı bir saldırıdan sonuç alamayınca, ikinci bir saldırı hazırlığı içinde iken, Aspendos'tan hoş olmayan birtakım haberler kendisine ulaştı. Aspendoslular, elçilerinin kabul ettiği koşulları yerine getirmekte ikirciklendiklerinden başka, bütün varlıklarını Akropolis'e taşımışlar; kalelerinin yıkık bölümlerini onararak, direniş için her şeyi hazırlamışlardı. Büyük İskender Sillyon'u ele geçirmekten vazgeçerek, bütün ordusuyla Aspendos üzerine yürüdü ve kentin aşağı mahallelerini ele geçirerek, asıl kentin bulunduğu Akropolis'i kuşattı. Aspendoslular, Büyük İskender'in bir kez batıya yöneldikten sonra tekrar geriye dönmesini hiç olası görmemişlerdi.

Bugüne kadar Büyük İskender hiçbir yenilgiye uğramadığı için, Aspendoslular korktular ve teslim olmayı en iyi sonuç olarak kabullendiler. Bu yeni koşullara göre: Aspendos yıllık 100 altın talent vergi, her yıl Pers krallarına 4.000 seçme at ve kentin ileri gelenlerinden bazıları rehin olarak verecek, bir Makedonya askeri birliği kentte bırakılacak ve Büyük İskender'in seçeceği bir valiye boyun eğilecekti. Aspendoslular bu koşulları kabul etmekten başka seçenek bulamadılar.

Büyük İskender'in bu bölgeyi ele geçirmekteki amacı, Küçük Asya'nın güney kıyılarını Persler'e karşı bir deniz üssü olarak kullanmaktı. Sillyon'un ele geçirilmesinde fazla bir yarar görmeyen Büyük İskender, Sillyon'a saldırmadan Perge'ye döndü. Büyük İskender'in Gordion'da Parmenion'un yönetiminde ordusunun diğer bölümü vardı. Her ikisinin buluşma yeri Gordion olarak kararlaştırılmıştı.

Büyük İskender'in generallerinden Ptolemaios'un raporlarından faydalanarak bir kitap oluşturan Arian, “Yolu Termessos üzerinden geçiyordu” diyor. Frigya'ya geçmek isteyen Büyük İskender için bu yol ne kolay, ne de kısa idi ve ayrıca Termessoslular tarafından kapatılan tehlikeli geçitlerden biri olan Yenice Boğazı'nı geçmekte direndi. Acaba Büyük İskender bugünkü Burdur'a giden antik yolu niçin tercih etmemişti? ‘Büyük İskender'in İzinde” adlı kitabı yazan Freya Stark da bu duruma şaştığını, ancak Termessos'un soygunculuklarından çok rahatsız olan ve ele geçirilmesini isteyen Pergeliler tarafından Büyük İskender'in bu yanlış yola sevk edildiğini yazmaktadır.

Arian'dan, Büyük İskender'in geçitteki alt savunma yerlerini ele geçirerek kenti almayı düşündüğü sırada, Selge'den bazı elçilerin gelerek ona dostluklarını bildirdiklerini öğreniyoruz. Ancak onların Büyük İskender'e ne anlattığı konusunda bilgi yok. Büyük bir olasılıkla, yanlış yolda olduklarına dikkatlerini çekmiş olmalı ki, Büyük İskender kenti almaktan vazgeçerek doğru Sagalassos'a ilerledi. Bu arada Büyük İskender'in -akla yakın olarak- kenti ele geçirmek istediği ve bunu başaramadığı duyumlarını da dikkate almak gerekir.

Bu bölge, İ.Ö. 323'te Büyük İskender'in genç yaşta ölümü ile ortaya çıkan ve geniş bir imparatorluğu parçalamak yolunu izleyen generallerinden Antigonos'un yönetimi altına geçmiştir. Fakat Antigonos'un yenilgisi ve ölümü ile sonuçlanan İpsos Savaşı'ndan sonra (İ.Ö. 301) Antalya bölgesi Selevkoslar'ın Asya Krallığı ile Ptolemaislar arasında sık sık el değiştiren bir bölge olmuştur.

Suriye Kralı III. Antichios'un Romalılar tarafından yenilmesiyle İ.Ö. 189 yılında Romalı komutanlardan Manilius Pamfilya'ya gelmiş ve bazı kentlerden haraç almıştır. 188 yılında imzalanan Apameia (Dinar) Barış Antlaşması'ndan sonra bu bölgenin, Roma'nın yandaşı Bergama Krallığı'na bırakılıp bırakılmadığı kesin olarak bilinmiyor. Ancak bir süre sonra Pamfilya'nın batısı (bugünkü Antalya Kenti) Bergama Kralı Il. Attalos tarafından ele geçirilmiştir. Bazı kaynaklar Manisa Savaşı'ndan sonra Pu parçalamak yolunu izleyen generallerinden Antigonos'un yönetimi altına geçmiştir. Fakat Antigonos'un yenilgisi ve ölümü ile sonuçlanan İpsos Savaşı'ndan sonra (İ.Ö. 301) Antalya bölgesi Selevkoslar'ın Asya Krallığı ile Ptolemaislar arasında sık sık el değiştiren bir bölge olmuştur.

Suriye Kralı III. Antichios'un Romalılar tarafından yenilmesiyle İ.Ö. 189 yılında Romalı komutanlardan Manilius Pamfilya'ya gelmiş ve bazı kentlerden haraç almıştır. 188 yılında imzalanan Apameia (Dinar) Barış Antlaşması'ndan sonra bu bölgenin, Roma'nın yandaşı Bergama Krallığı'na bırakılıp bırakılmadığı kesin olarak bilinmiyor. Ancak bir süre sonra Pamfilya'nın batısı (bugünkü Antalya Kenti) Bergama Kralı Il. Attalos tarafından ele geçirilmiştir. Bazı kaynaklar Manisa Savaşı'ndan sonra Pisidya Bölgesi'nin de Bergama Kralı Eumenes'e bırakıldığını bildırmektedir. Fakat çok kuvvetli ve savaşçı olan Pisidya kentlerinden Selge'nin bu yönetim değişikliğini kabul etmediğini ve Il. Attalos'un İ.Ö. 158 yılında Selge'ye başarısız bir saldırıda bulunduğu bilinmektedir. Ne var ki, Il. Attalos'un dikkatli bir politika yürütmesi gerekiyordu. Çünkü egemenliklerini bir zamanlar Manilius'tan para karşılığında satın almış bulunan kentler Roma'nın koruyuculuğu altında idi. Bu nedenledir ki, Il. Attalos Romalılar için önemli bir liman kenti olan Side'yi almaya cesaret edemedi ve kendi adıyla adlandırdığı -bugünkü Antalya- yeni bir liman kenti kurmak zorunda kaldı.

Son Bergama Kralı Il. Attalos İ.Ö. 133'te çocuksuz ölünce, Bergama Krallığı “vasiyet” yoluyla Roma'ya geçti. İ.Ö. 129'da Küçük Asya Eyaleti'nin kurulmasından sonra Pamfilya'nın, bu eyaletin yönetimine katıldığı bilinmektedir. Böylece bu bölgenin, gittikçe büyüyen deniz korsanlarının, Roma'nın yararlarına karşı çıktığı günlere kadar özerk bir bölge olarak bırakıldığı sanılmaktadır.

 

LİKYA BÖLGESİ

Likya, Anadolu’nun tarihi ve doğal zenginlikleri yönünden en ilginç bölgelerden biridir. Eski devirlerde “Işık Ülkesi” olarak adlandırılan bölgede antik kentler, doğa ile adeta iç içedir.

İ.Ö. 2. bin yılın başlarında bu bölgede, Doğu Akdeniz'de de korsanlıklarıyla çevreye korku saçan Lukalar yaşamaktaydı. Ancak bu “Luka” kelimesinin daha sonra Grekler tarafından Lykia olarak telaffuz edildiği sanılmaktadır.

Likyalılar, Kadeş Savaşı'nda Hititler'in yanında savaştılar ve İ.Ö. 7. yy'ın ilk yarısında yerel bir krallık kurdular. İ.Ö. 6. yy'ın ortalarında Pers egemenliği altına giren Likya bölgesi, İ.Ö. 5. yüzyılda Persler'e karşı oluşturulan Delos Birliği'nde yer aldı. İ.Ö. 334 yılında Büyük İskender tarafından Persler'den kurtarılan bölge, bu kez İskender'in generallerinin egemenliğine girdi. İ.Ö. 167'de Roma'nın tanıdığı bir ayrıcalıkla özgürlüğüne kavuştu. Bu yıllarda Likya, Olympos ve Phaselis gibi kentleri kendilerine üs yapan korsanlar tarafından yağmalandı. İ.S. 141 ve 240'taki depremlerden büyük hasar gördü ve yine ortaya çıkan korsanlar, Likya kentlerinin sonunu hazırladı. 7. yüzyılda başlayan Arap akınları sonunda bölge tamamen önemini kaybetti. Bölgenin en önemli mimari eserleri, ahşap yapıların dış yüzlerinin taklit edildiği kaya mezarlarıdır.

Likyalıların kendilerine özgü dilleri vardı. Bu dil, batı Grek alfabesine benzeyen Likya alfabesi ile yazılırdı. Bugün Likya bölgesinde rastlanan yazıtlar özellikle İ.Ö. 5. yüzyıldan kalmadır. Altısı ünlü, toplam 29 harften oluşan Likya alfabesi, Grek alfabesinde gösterilmeyen bazı seslere de sahiptir. Uzun bir süre Likya dilinin Grekçe ya da Farsça'nın yakın akrabası olduğu düşünülmüşse de, 1945'te Danimarkalı dilbilimci Holger Pedersen, Likya dilinin Anadolu dillerine bağlı olduğunu ortaya koyarak bu görüşü çürütmüştür. Bugün birçok dilbilimci Likya dilinin bir batı Luvi lehçesinden ortaya çıktığı görüşünde birleşmişlerdir.

Heredot ise Likya ve Likyalılar hakkında, “Likyalılar'ın kökeni eski devirlerde Grek olmayan halkın yaşadığı Girit'ti. Europa'nın iki oğlu olan Sarpedon ve Minos tahtı ele geçirmek için mücadele etmişler ve galip gelen Minos, Sarpedon'u ve taraftarlarını ülkeden dışarı atmıştı. Sürülen grup, gemilere binip Asya'ya doğru hareket etmiş ve Milyasler'in topraklarına yerleşmişlerdi. Milyas, o zamanlar Solymler tarafından işgal edilen ve bugün Likyalılar'ın yaşadıkları ülkenin eski adıdır. Sarpedon'un krallığı zamanında isimleri Termiller diye bilinirdi. Şimdi bile komşuları Likyalılar için bu adı kullanırlar. Gelenekleri yönünden bazıları Giritliler'e, bazıları Karialılar'a benzer. Fakat hiç kimseye benzemeyen bir töreleri vardır. O da babaları yerine analarının adını kullanmalarıdır. Bir Likyalı'ya kim olduğunu sorun, size adını annesinin, anneannesinin, büyük anneannesinin ve daha büyükanneannesinin ismini söyleyerek cevap verir. Hür bir kadının bir köleden çocuğu olursa yasal sayılır. Buna karşılık, toplum içinde ne kadar önemli bir yeri olursa olsun, hür bir erkekle bir yabancı kadının veya metresinin çocuğuna vatandaşlık hakkı tanınmaz.” demektedir.

Ancak son yıllarda yapılan arkeolojik ve epigrafik çalışmalar, Likyalılar'ın İ.Ö. 2. bin başlarında Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya gelen ve Akdeniz Bölgesi'ne yerleşen Indo-Germen kökenli Lukka kavimlerinden olduğunu ortaya çıkarmıştır.

 

KİLİKYA BÖLGESİ

Dağlık Kilikya olarak adlandırılan ve Side’nin doğusunda kalan bölge, deniz korsanlığı ve soygunculuk için uygun bir yerdi.

Romalılar'ın ilk başlarda bu olaylara aldırmamalarının nedeni, Roma'da asil aile evlerinde ve köylerde çeşitli işlerde çalıştırılmak için çok köleye gereksinim duymalarından ileri geliyordu. Çünkü Roma'da evinde üçten az kölesi olan bir kişi fakir sayılırdı. Köle sahibi olmak her Romalı'nın övüncü idi.

İlkçağda Greklerce “Kilikia” diye adlandırılan bölge, Çukurova'yı ve Alanya'dan Mersin'e kadar uzanan kıyıları ve bunların arkasındaki Toros Dağları'nın yamaçlarını içine alır. Grekler tarafından Dağlık ve Ovalık Kilikya diye ikiye ayrılan bu bölgenin adı HititIer'deki adıyla Kizzuvatna idi. Kilik, Grekçe'de korsan, çete anlamına geliyordu.

Anadolu İlkçağ tarihinin bilinmeyen dönemleri sonunda İ.Ö. 2. binyılda ortaya çıkan bu adın, aynı yörede yaşayan Luvi halkı ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Kilikya Bölgesi'ne ait ve Antalya il sınırları içinde kalan önemli Kilikya kentlerinin başında Alanya Kalesi'nden sürekli söz edilmektedir. Alanya'dan Kaledıran çayına kadar uzayan kıyı bölgesinde birçok antik kent kalıntısı vardır.

 

ROMALILAR DÖNEMİNDE ANTALYA

Antalya kenti, Bergama Krallığı’nın vasiyet yoluyla Roma İmparatorluğu’na geçmesiyle (İ.Ö. 133), Romalılar’ın egemenliği altına girdi.

Bu tarihlerde bütün bu kıyılar korsanların elindeydi. İ.Ö. 79 yılında Roma İmparatorluğu, Pompeius'un komutasındaki donanma, korsanları buradan temizledikten sonradır ki, egemenliğini bölgede tam olarak kurabildi.

İ.Ö. 167'den sonra Romalılar Delos Adası'nı “Açık Liman” olarak açıkladılar. Bunun sonucu olarak, birden orada büyük bir esir pazarı oluştu. Fakat korsanlar zamanla Romalılar'ın ticaret işlerine de karışmaya ve Küçük Asya Eyaleti'nin kıyı kentlerini yakıp yıkmaya başladılar. Ünlü Markus Antonius'un dedesi Markus Antonius bir filo ile bunlara saldırdı ise de, yeterli bir sonuç alamadı. Buna karşılık korsanlar kızını esir ederek ondan öçlerini almakta gecikmediler. Bu zaman içinde Romalılar Kilikya Eyaleti'ni kurdular. Bu Eyalet, Pamfilya'yı da içine alıyordu. Bu ad herhalde hedef orası olduğu için verilmişti. Çünkü Kilikya halk arasında; “Korsan Bölgesi” demekti.

Yeni eyaletin ilk valileri tam anlamıyla “vurguncu” idiler. Bunlardan Dobella ve yardımcısı Verres halktan sızdırdıkları parayla kalmayıp, Aspendos ve Perge'deki tapınak ve bınalardaki kıymetli eşyaları aldılar, heykelleri söküp götürdüler.

İ.Ö. 88 yılında Pontus Kralı Mithridates bütün Romalılar'ı Küçük Asya'dan çıkarmayıbaşardı. Ancak bu yönetim uzun sürmedi ve Augustus tarafından bütün krallığı Küçük Asya'dan çıkarıldı.

Bu sırada deniz korsanlığı, yalnız Kilikya'da değil Antalya'nın batı kıyılarında da hiçbir engel görmeden ilerlemişti. Deniz korsanlarının başı Zeniketes adındaki korsan, Olympos kentini alarak oraya üslenmiş ve bütün bölgeye egemen olmuştur.

İ.Ö. 78 yılında Roma tarafından görevlendirilen Servilius Vatia, kendinden önce gelip geçmiş valilerin tam tersi idi. Bir deniz savaşında korsanları yenerek Olympos'u ele geçirdi ve umutsuzluk içinde kalan Zeniketes evini ateşe vererek ailesiyle birlikte intihar etti. Fakat bütün bu başarılara karşın deniz korsanlarının kökü hala kazınmamıştı. İ.Ö. 67'de Pompeius büyük bir yetki ile buralara geldi ve nihayet korsanlığı sona erdirdi. İ.S. 43'te İmparator Claudius tarafından ülkenin tam bir kuruluşu yapıldı. Bu yıl içinde şimdiye kadar bağımsız olan Pamfilya, Likya ile birleştirildi ve yeni eyaletin adı Likya-Pamfilya oldu.

Roma İmparatorluğu yönetimi altında bu bölge, İ.S. 2. ve 3.yy'ın ilk yarısında çok büyük bir gelişme geçirmiş, kalıntıları bugün bile bizi şaşırtan kentler gelişmişti. Özellikle uzun Pax-Romana (Roma Barışı) Devri'nde, savaşların neden olduğu boşa giden harcamalar yoktu. Devlet ve devletten çok, ad ve övünç yarışında olan zengin vatandaşların yaptırdıkları anıtsal binalarla kentler süslenmişti.Özellikle bu gibi kentler sikkelerinin üzerlerine “Bağımsız”, ”Roma'nın müttefiki”, “Pamfilya'nın Metropolis'i” şeklinde ve buna benzer yazılarla adeta zoraki bir övünç oluşturmak uğraşısına girişmişlerdi. Ayrıca imparatorlar adına özel bir izinle inşa ettirilen İmparator Tapınakları ayrı bir övünç kaynağıydı.

Traian'dan Markus Aurelius'a kadar süren ve “İyi İmparatorlar Devri” olarak nitelendirilen devirde, hayat standardının çok yüksek bir düzeye ulaştığını burada belirtmek gerekir. Ancak 3. yy'dan başlayarak gerek çoğu Roma imparatorunun yönetimdeki yetersizliği, eyaletlerdeki Roma otoritesini kaybettirdi. Bölgenin kuzeyinde yaşayan halk, kıyılara vurgunlar düzenlediler. Genellikle 3. ve 4.yy'lar Pamfilya için kötü devirler oldu.

İ.S. 395'te Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca, Antalya ve dolayısıyla tüm bölge Bizans İmparatorluğu sınırları içinde kaldı. İ.S. 4. yüzyılın başında Antalya'daki Hristiyan cemaati büyüdü ve Antalya bir Hristiyan kentine dönüştü. İsmi bilinen ilk piskopos 342/343 yılında Antalya kilisesinin temsilcisi olarak Serdica'daki (bugünkü Sofya) Synod'a (kilise konferansı) katılan Pantagatus'dur. Bu devirde Antalya, Doğu Akdeniz'in en işlek limanıydı ve doğunun kapısı olarak ciddi bir avantajı vardı. 4. yüzyılda eski Roma kenti sur duvarları tamir edildi ve daha sonra kent, Hristiyanlığın Anadolu'da yayılmasında rol oynayan, doğunun lüks malları (Baharat, tekstil, halı, kıymetli taşlar, cam, metal işleri) için bir aktarma merkezi ve bir ara istasyonu haline geldi.

Pamfilya Bölgesi, Bizans döneminde iki kilise eyaletine bölünmüştü. Doğu Pamphylia Side Metropoliti'ne, batı Pamphylia ise Perge Metropoliti'ne bağlıydı. Perge bu dönemde eyaletin politik merkeziydi. 6. yüzyılda, Antalya, Perge'nin bu konuda en büyük rakibi idi. Antalya 541/542 yıllarında Suriye'den gelen veba salgınından büyük zarar gördü. Bu yıkıcı salgınla kentte çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

Kentte oturan küçük bir Yahudi topluluğunun Müslüman ülkelerinde oturan Yahudi toplukları ile ilişkileri olması, ticareti büyük ölçüde hareketlendirmişti. Bunun yanı sıra Antalya, Müslüman, Venedikli, Cenovalı İtalyan, hatta İspanyol tüccarların kullandığı uluslararası bir ticaret merkezi olmuştu. Bu sırada Antalya'da, sınırsız ticaret hakkı ve vergi muafiyeti vardı. 1083/1084 yılında kent piskoposluğu da İmparatorluk emriyle Antalya Kilise Metropolisliği oldu ve bu andan itibaren Antalya, Perge/Sillyon Metropolitleri'nin emrinden çıkmış oldu. Bunun sonucu olarak kent, daha da gelişti ve parladı. 10. yüzyıla ait bir yazılı kaynakta İmparator I.Konstantin‘in (306-337) bir sanat eserini Antalya'dan (Stelai) İstanbul'a getirttiğinden bahsedilmektedir.

7. yüzyıl, Arap akınlarının ve İslamiyet'in yayılmasının başlangıcı oldu. Bu akınlar, Antalya ve Pamphylia için ekonomik bir gerileme getirdi. Bizans ve İslam donanmaları arasındaki Zatü'ş-Şenari Savaşı, 652'de Antalya önlerinde yapıldı ve Bizans'ın yenilgisiyle sonuçlandı. Bizans İmparatorluğu ardı ardına eski eyaletleri Mısır, Filistin, Suriye ve Kilikya'yı Emevi Araplarına kaybedince, Pamphylia'dan önemli ölçüde kazanç sağlayan Akdeniz ticareti çok zayıfladı. 9. yüzyıla kadar süren bu ekonomik ve politik karanlık dönemde Antalya, diğer Myra, Perge Side, Kolonoros gibi kıyı kentlerine oranla artan bir önem kazandı. Bununla beraber kent, diğer Pamphylia kıyı kentleri gibi Araplar'ın deniz saldırıları tehlikesiyle karşı karşıyadır. İmparator III.Leon (717-741) Arap saldırılarına karşı, Anadolu'yu askeri ve sivil güce sahip başkomutanları olan büyük askeri bölgelere ayırdı. Antalya amiralliğin kurmay karargahı ve eyalet merkezi haline getirildi. Bu karar geleneksel eyalet merkezleri olan Side, Perge ve Myra'ya zor geldi. Bu kararın alınmasına çeşitli nedenler rol oynuyordu. Side Limanı devamlı kumla dolmaktaydı, Perge 7. yüzyılın başındaki bir depremle hasar görmüştü. Myra ve onun limanı Andriake, Antalya kadar seyrüsefere (trafiğe) müsait değildi. Arap akınları 8.-.9. yüzyıllarda da devam etti ve Anadolu'nun birçok antik kenti yerle bir edildi. Mardaiten Hristiyan etnik grubu, 8 .yüzyıldaki Arap baskınlarının etkisiyle Lübnan Dağları ve Amanos Dağları'ndan Pamphylia'ya göçtüler ve Bizans İmparatoru II. Justinien tarafından Antalya'ya yerleştirildiler. Antalya kentinin 75 km. doğusunda bulunan Side kenti de bir saldırı sonucu yakılıp, yağmalandı; canını kurtaranlar, soluğu Antalya kentinde aldılar ve oraya yerleştiler. Terk ettikleri yurtları Side'ye de “Eski Antalya” adını verdiler. Bu isim, 1970'Ii yıllara kadar kullanılagelmiştir. Side adını ise; o zamanlar ancak birkaç arkeolog bilirdi. Bugün bunun tersi oldu. Side adı neredeyse bütün dünyaca biliniyor. “Eski Antalya” adını ise, hemen hemen herkes unutmuş gibi.

10. yüzyıla gelindiğinde Antalya'nın önemi daha da artmış ve Antalya bu dönemde imparatorluğun önemli kentlerinden biri olmuştu. Kent, 904 yılında Suriyeli bir Arap donanması tarafından fethedildi ve binlerce vatandaş köle olarak önce Girit'e sonra da Suriye'ye götürüldü. Yeni saldırılardan korkan Bizans İmparatorluğu, Antalya'da yeni sur inşaatına girişti. 10. yüzyılın ortasından itibaren Bizans İmparatorluğu'nun tekrar güçlenmesiyle Antalya tekrar eski politik ve ekonomik önemine kavuştu.

Ancak 11. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kentin durumu tekrar kötüleşmeye başlamıştır. Malazgirt (1071) Savaşı'ndan sonra Anadolu yaylalarının Selçuklular tarafından alınması ve Batı Anadolu'da küçük Selçuklu hükümdarlıklarının kurulması. İtalya'nın İstanbul ile bağlantısını geçici olarak zorlaştırmıştır. Bizanslılar ile Anadolu Selçukluları arasındaki politik tartışmalar, Selçuklular'ın bu yöreye yaptığı seferle kentin ekonomik durumunu zor durumda bıraktı ve tarlaların işlenmesi tehlikeye girdi. Kentin ihtiyacı olan erzak deniz yoluyla getirilmeye çalışıldı ve idareciler, kenti yaşanabilecek durumda tutmak için zaman zaman Selçuklular'a haraç bile ödediler Antalya kentinin Türkler tarafından ilk alınışı, 860 yılında Türk Amirali Karinoğlu Fazl'in kumandasındaki Müslüman donanması tarafından olmuştur. Ancak kent, kısa bir süre sonra tekrar Bizanslılar'ın eline geçmiştir. Bu sıralarda Selçuklu akıncıları, Bizans topraklarında at koşturmaktadır. İmparator Romanos Diogenes büyük bir endişe içindedir. Bu akıncılara karşı koymak için doğu sınırlarına hareket eder. Ancak 1071'de Malazgirt'te büyük bir bozguna uğrar. Antalya, 1085'te Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından fethedilir. Ancak Antalya, güneydenemli bir liman kentidir. Bizans İmparatoru Alexius Kommenos 1103 yılında Antalya'yı tekrar ele geçirir. Bir süre sonra kent, tekrar Türkler tarafından fethedilir. Bu fetihten sonra 1120 yılında kent, İmparator Yuannis Kommenos tarafından geri alınır. Haçlı Seferi'nin orduları Ocak 1148'de Antalya'ya girer. Türkler kuzeyde Toros Dağları'nın geçitlerinde Haçlı ordularına saldırırlar Antalya'da yeterli sayıda dinç at noksandır. Bu nedenle kıyı boyunca Antakya'ya gidiş tehlikeli olduğundan Kral Ludwig deniz yoluna karar verir. Antalya, 87 yıl Bizans egemenliği altında kalır ve kent, 1182'de, bir ara Il. Sultan Kılıçarslan tarafından kuşatılsa da ele geçirilemez. 1204 Nisanında Frank haçlı şövalyelerinin ve Venedikliler'in İstanbul'u fethetmeleri ile, izole edilmiş Bizans kenti Antalya'nın, Bizans İmparatorluğu ile bağlantısı tamamen kesilir.

Bir ücretli asker olan ve bir İtalyan aileden gelme Aldobrandini, bu ayrılışı kullanır ve bir milis grubun başına geçer. Doğulu bir ailenin de desteğiyle kenti ele geçirir. Böylece İmparator Balduin ve İstanbul'daki Venedikliler'in Antalya mabet nişanını almalarını önler. Papa III. lnnozenz'in 1206 yılında Papalık fermanında bunu onayladığı belirtilse de bu Antalya'nın gerçekteki durumunda etki yaratmamıştır. Antalya'da da artık hüküm sürmeye başlayan Aldobrandini'nin limana gelen tüccarların mallarını yağmalaması ve gemilerini müsadere etmesi, 87 yıl sonra, Sultan I.Gıyaseddin Keyhüsrev'in. 1206 yılında Antalya'yı tekrar kuşatmasını gerektirmiştir. Kaynaklara göre, sultanın Antalya'yı fethe girişmesine, Mısır'dan dönen bazı Horasanlı tüccarların Antalya'daki halk tarafından tutuklanıp soyulmaları ve daha sonra Kenya'ya giderek bunları sul­tana anlatması neden olmuştur. Sultan kenti kuşatmaya başlar, fakat 16 gün sonra araverir. Çünkü, o devirlerde Kıbrıslılar, Anadolu sahilleriyle sıkı bir ticaret ilişkisi içindeydiler. Özellikle yiyecek rnaddelerini Antalya'dan sağlıyorlardı. Bu nedenle kentin valisi Dobrandi adındaki şahsın isteğine uyarak Antalya'yı sultanın kuşatmasından kurtarmak için Kıbrıs'tan ağır silahlanmış 200 piyade askeri yardımcı birlik ile yardıma geldiler. Gelenlerin başında Kıbrıs kralının varisi Gautier de Montbeliard bulunuyordu. Sultan Keyhüsrev, kenti zaptetmekten vazgeçip, civardaki tepeleri tutarak kenti kuşatmayı tercih etti. Kuşatma kısa sürede etkisini gösterdi. Kentte sıkışıp kalan Rum halkı ile kentin idarecileri ve Kıbrıslılar arasında anlaşmazlık çıktı. Bu durum, kentin 11 Mart 1207'de Selçuklu sultanına geçmesine neden oldu.

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Antalya'yı fethettiği zaman, Kıbrıs'tan gelen kuvvetlerin başındaki Gautier de Montbeliard'ı da esir etmişti. Ancak sonradan onu affedip serbest bıraktı. Bunun üzerine bu kumandan, 1212 yılında Kıbrıslılar'ın yardımıyla Hristiyan halkı isyana teşvik ederek, Antalya üzerine yeni bir sefer düzenledi ve kenti zaptederek kenti 4 yıl daha bağımsız yaptı. Ancak bu istila uzun sürmedi. Sultan İzzeddin Keykavus, kenti savaşarak 1216 yılında kalıcı olarak geri aldı. Kentin Bizans tarihi böylece son buldu.

 

BİZANS DÖNEMİNDE ANTALYA

Hz.İsa’nın havarilerinden Aziz Paul’un ilk vaazını 44’ te Perge Antik Kenti’nde vermesine karşılık, Hristiyanlığın Pamfilya’ya tam olarak yerleşmesi İ.Ö. 5. yy’da başlamıştır.

Bizanslılar zamanında başlı başına eyalet kimliğini sürdüren Pamfilya, önemini korumuş, Antalya özellikle çalışır bir deniz üssü ve ticaret limanı olarak görev yapmıştır. İ.S. 7. yy'dan başlayarak meydana gelen Arap akınları; Perge, Aspendos, Side gibi kentlerin sonunu hazırlamıştır.

11. yy.'ın sonlarında bölge, zaman zaman Selçuklular, zaman zaman Bizanslılar tarafından ele geçirilmiştir. Son olarak I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1207'de yeniden Selçuklular'ın eline geçmiştir.

 

SELÇUKLU DÖNEMİNDE ANTALYA

Antalya, Selçuklular’ın eline geçtikten sonra ticari gelişmesi yönünden çeşitli çalışmalar ve Venedikliler’ le ilk ticari anlaşma yapıldı.

Kentte kültürel tesislerin, camilerin inşasına başlandı. Önce kaleler restore edilmiş ve bazılarına ekler yapılmış; ayrıca bazı bölümlerde yeniden kaleler, köşkler, köprüler, camiler, türbeler, medreseler, imaretler ve hanların yanı sıra Hadrianus Kapısı'nın kuzey tarafındaki kule Selçuklular tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bu arada rıhtım ve mendirekler yapılmış ve bir de tersane kurulmuştur. 40 yıla yakın Emir-üs-sevahil'lik ve Atabeylik yapan Ertokuş'dan sonra bu göreve Bahaddin Mehmet Bey tayin edildi. 1276 yılında ölümünden sonra Ebülmeali Bedreddin Ömer onun yerine geçti.

Bizans imparatorları, Antalya'da Venedikli ve Cenevizli tüccarlara ticari olanaklar sağlamışlardı. Selçuklular, batılı tüccarlarla kendilerinden önce kurulmuş olan bu ilişkileri devam ettirdiler. Bu devirlerde Antalya çevresinin çeşitli ürünlerinden başka, Anadolu'nun yünlü, ipekli ve sırma işlemeli dokumaları, değerli halı ve kilimleri, Konya'nın şarapları, özellikle Isparta taraflarındaki ağaçlardan elde edilen ve Avrupa pazarlarında boyama ve yaldızlama işlerinde kullanılan adragan zamkı gibi birçok aranılan orman ürünleri ve buna karşılık doğunun baharat ve buna benzer malları hep Antalya limanından geçiyordu. Hatta Konya'ya demiryolu yapılıncaya kadar bu kent, Orta Anadolu'nun Mısır ve Suriye ile ticaretine aracılık ediyor; limana yüzlerce gemi, kente binlerce deve kervanı birbiri ardı sıra girip çıkıyordu.

Alaeddin Keykubat Alaiye'yi (Alanya) fethedince, Antalya bu önemli limanın yanında ağırlığını yitirmedi; aynı parlaklığını sürdürdü. Sultan Keykubat ve oğulları, Alaiye'de olduğu kadar, Antalya'daki saraylarında da kışı geçirmekten hoşlanırlardı. Sultan Keykavus'un bu defaki zaptı, Antalya'nın beşinci kez bir Türk kumandanı tarafından alınışıdır. Bundan sonra hemen surlar, rıhtımlar onarıldı ve tersaneler kuruldu.

Artık bir donanma üssü olan Antalya, ayrıca Selçuklular'ın Akdeniz donanmasının merkezidir. Bölge, “Melık'us-sevahıl veya Amır'us-sevahil' adıyla anılan bir valinin idaresindedir. Halk bunlara, sadece Sahil Beyi” demekle yetinmiş, bu kelime Bizans kaynaklarına “Salbeg” şeklinde geçmiştir. Antalya ve Alanya, Selçuklu Devleti ayakta durduğu sürece çok önemli birer liman görevi görmeye devam etmiş; Selçuklu hükümdarları Antalya ve Alanya'yı kışlık ikamet yeri olarak kullanmışlardır.

Selçuklu Devleti'nin varlığının 1299'da sona ermesi sonucu, bu bölge Hamidoğulları'nın ve daha sonra da Tekeli Oğulları'nın yönetimine geçmiş ve I.Murat zamanında Osmanlılar tarafından Osmanlı ülkesine katılmıştır.

Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Isparta ve Antalya arasındaki topraklar Teke Aşireti'nin bir kolu olan Hamidoğulları'nın egemenliği altına geçmiştir. 14. yüzyılın başlarında Antalya'yı ele geçiren İlyasbeyoğlu Dündar Bey, burasını kardeşi Yunus Bey'ebırakmıştır.

Hamidoğulları, Selçuklular tarafından, Bizans sınırına yerleştirilen bir uç beyliği idi. Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, Hamid'in torunudur. Beyliğe, büyükbabasının adını vermiş, kurduğu beyliğin sınırları, bütün göller bölgesini içine alacak kadar genişlemiştir.

Dündar Bey'in idaresindeki Hamidoğulları Beyliği, yüzyılın başlarında o çevrede önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklara göre Dündar Bey'in 15.000'i süvari olmak üzere 30.000 kişiyi bulan bir kuvveti vardı.

İlhanlılar, Anadolu'yu egemenlikleri altına aldıkları zaman, Hamidoğulları da onlara katıldı. Fakat İlhanlılar'ın, Anadolu Genel Valisi olan Demirtaş, beylikleri yavaş yavaş yok etmeye başlamıştı. 1324 yılında Dündar Bey'in üzerine yürüyerek onu Antalya'da sıkıştırdı. O sırada Antalya, Yunus Bey'in oğlu Mahmud'un idaresinde bulunuyordu. Dündar Bey'in kardeşinin oğlu olan Mahmud, Demirtaş'a yaranmak için amcasını Demirtaş'a teslim etti. Demirtaş, Dündar Bey'i öldürttü ve beyliğin topraklarına egemen oldu. Antalya'yı da, Dündar Bey'i kendisine teslim ettiği için Mahmud'a verdi.

Fakat, üç yıl sonra, 1327'de, Demirtaş, İlhanlı hükümdarına isyan ederek Mısır'a kaçınca, Mahmud da Antalya'da tutunamadı. O da Mısır'a kaçtı. Mısır'da Memluk Sultanı'nın huzurunda, amcazadesi, Dündar Bey'in oğlu İshak Bey'le yaptığı bir tartışma sonunda hapsedildi.

İshak Bey, daha sonra Anadolu'ya döndü ve Mısır'ın egemenliğinde beyliği yeniden bir düzene soktu. Antalya'da ise Mahmud'un kardeşi Hızır Bey hüküm sürüyordu. Kaynakların bildirdiğine göre Hızır Bey, 12 kent ve 25 kaleye sahipti. Hızır Bey, onun yerine geçen oğlu Sinaneddin ve daha sonra da Dadı Bey'in zamanlarındaki olaylar bugün bilinmemektedir. Dadı Bey'den sonra Antalya Beyliği'ne Mahmud'un oğlu Müberizeddin Mehmet Bey geçmiştir.

 

OSMANLILAR DÖNEMİNDE ANTALYA

1402 ’ deki Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıd ’ ın yenilmesi üzerine Osman Çelebi, beyliği canlandırmak üzere yeniden harekete geçerek Korkuteli ’ ni ele geçirdi fakat Antalya ’ yı alamadı.

1402-1415 yılları arasında Antalya'ya Karamanoğulları hakim olmuştu. Tek başına kentteki Osmanlı kuvvetlerini yenmesi olanaksız olduğundan Karamanoğlu Mehmet Bey'den yardım istedi (1423). Firuz Bey, Osman Çelebi'nin Karamanoğulları kuvvetleriyle birleşmesine meydan vermeden, Subaşısı Hamza Bey'le Korkuteli'ne ani bir baskın yaptırttı. Hamza Bey, hasta haliyle kaçamayan Osman Çelebi'yi yakalayıp öldürdü. Bu sırada Antalya'yı kuşatan Mehmet Bey de, kaleden atılan bir gülle parçasının isabetiyle ölünce yalnız Antalya değil. bütün bu bölge Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. (1423).

Tekeoğulları'nın yüzyıl kadar süren egemenlikleri süresince Teke Beyliği'nde büyük gelişme olmadı. En kudretli dönemlerinde sürekli Kıbrıslılar'la savaştıklarından kültür alanlarında bir eser bırakmalarına olanak olmadı. Ancak Teke yöresine yerleşen ve eski Türk gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı olan Türkmen oymakları arasında Ahilik ve Bektaşilik yayıldı. Özellikle Ahiler oldukça fazla bir taraftara sahip oldular. Ahiler, Tekelioğlu Hızır Bey zamanında Antalya'da geniş bir örgüt kurdular. Hızır Bey'den sonra Teke eline egemen olan Teke beyleri de bu bölgede birçok zaviye ve tekkeye köyleri vakfettiler.

II.Beyazıt'ın devri sonlarında Şehzade Korkut, bu sancağın başında bulunuyordu. Bugünkü Kesik Minare Camii'ni, kiliseden camiye o çevirtmişti. Babası ölünce tahta çıkan kardeşi Selim (Yavuz) tarafından takip ettirilerekKorkuteli'nde Osman Kalfalar Köyü yakınında saklandığı bir mağarada yakalanarak Bursa'ya götürüldü ve orada öldürüldü.

Teke elindeki bir kısım halk 1511'de Şah İsmail'in adamlarından Şahkulu Baba Tekeli ile birleşerek büyük bir isyan çıkardı. Şahkulu İsyanı'nın aynı yıl içinde bastırılmasından sonra, Teke elindeki Şiiler ve Şahkulu İsyanı'na katılanlar, Rumeli'ye sürgün edildiler. Bu sürgünler yüzünden Teke elinde nüfus azaldı, kent ve kasabalar küçüldü. 16. yy'dan sonra, eski önemini kaybeden Teke eli, daha sonraki yüzyıllarda sancak haline geldi. Il. Sultan Mahmut zamanında (1813) Tekelioğlu Mehmet ve İbrahim Ağa'ların ayaklanmaları ise sonuçsuz kalmıştır.

Antalya, Osmanlı İmparatorluğu yönetim örgütünde merkezi Kütahya'da olan Anadolu Eyaleti'nin 14 sancağından (vilayetinden) birinin merkezi olmuş ve sancağa Teke Sancağı adı verilmiştir. İmparatorluğun sonlarına doğru 5 ilçeli Teke Sancağı, 1913 yılında Konya Vilayetine bağlanmış; bu eyaletin beş sancağından biri olmuştur. O zamanlar toplam köy sayısı 549 idi. Sancak toplam nüfusu 1890'da 224.000 kişi idi. Bunun 15.000 kadarını Yörükler oluşturuyordu. Devlet arşivinde bulunan 1840 tarihli bir belgeden Antalya Kalesi içindeki nüfusun çoğalması nedeniyle, sur dışında bir mahalle kurulması ve bir kapı açılmasına (Bugünkü Yenikapı) izin veriliyordu. Daha sonra Antalya, 1913 ilkbaharında Teke Sancağı adıyla bağımsız bir mutasarrıflık oldu. Aynı yıl İtalya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da, Antalya'da birer konsolosluk açtılar. Cumhuriyet devrinde sancaklara “Vilayet” adı verilmiş ve Antalya ortaya çıkmıştır.

Zincirkıran Mehmed Bey

Mübarizeddin Mehmet Bey, “Zincirkıran” unvanı ile anılan değerli bir insandı. Mehmed Bey ömrünü Kıbrıslılar'a karşı mücadele ile geçirdi. Onun zamanında, Antalya'nın kaybının acısını bir türlü unutamayan Kıbrıs Kralı I.Pierre, 114 parçadan meydana gelen bir donanma ile ani olarak Antalya'yı denizden ve karadan kuşattı ve bir gün sonra da Antalya'yı ele geçirdi. Kıbrıs Kralı Pierre, bu sayede bir buçuk yüzyıl sonra şehri tekrar Türkler'den almış oldu. Antalya'nın 1361-1373 yılları arasında Kıbrıs Krallığı'nın elinde bulunduğunu, Paşa Camii'nin kuzeyinde fakat bugün yıkılmış olan bir kuledeki yazıttan anlıyoruz. Yazıtta “Tanrı'nın yardımı ile güçlü Kıbrıs ve Kudüs İmparatoru Petro 1361 yılında Ağustos'un 24'üncü gecesi olan Salı günü güçlü askeri ile Antalya'yı aldı” denilmektedir.

Fakat Zincirkıran Mehmed Bey bu kayıptan yılmadı. Korkuteli'ne çekilerek savaşa devam etti. Arada geçen yıllar içinde kuvvetlerini çoğalttı, yetiştirdi. Her ne olursa olsun Kıbrıslılar'ı bu güzel limandan koymayı kafasına koymuştu.

Mehmed Bey'in hazırlanması uzun bir zaman aldı. Tam on iki yıl sabırla hazırlandı ve emek verdi. En sonunda, 1373 yılında Kıbrıslıları kentten kovmayı ve Antalya'yı tekrar Türk egemenliğine sokmayı başardı. Bu, Antalya'nın bir Türk kumandanı tarafından altıncı kez alınışıdır.

Zincirkıran Mehmed Bey'in zaferden sonra Antalya'ya girişi o kadar görkemli oldu ki, bugüne kadar Antalya'da hiçbir kumandan bu kadar coşkuyla karşılanmamış, bu kadar sevgiye ulaşmamıştı. Mehmed Bey, buna o kadar çok sevindi ki, bir şükran ifadesi olarak cami yaptırmaya karar verdi. Bu isteğini, kale içinde Yivli Minare Camii diye anılan camiyi, baştan başa tamir ve iyileştirmek suretiyle gerçekleştirdi.

Zincirkıran Mehmed Bey, Antalya'yı kurtarışından sonra ancak beş yıl yaşadı ve 1378'de vefat etti, Yivli Minare Külliyesi içinde gömüldü. Mezarının üzerine planlı kümbet şeklinde bir türbe yaptırıldı. Mehmed Bey'in ölümünden sonra yerine Osman Bey geçti. Osman Çelebi Bey, 1392'ye kadar Antalya'da hüküm sürdü. Osman Bey, Çelebi Bey devrinde Tekelioğlu Beyliği'nin eski gücü ve önemi kalmamıştı. Sultan 1.Murat 1387'de Karamanoğlu Alaeddin Bey'i yenerek Beyşehir'e geldiği zaman, Tekeoğulları'nın çok zayıf durumda olması nedeniyle, Teke üzerine sefer yapmaya gerek görmedi. Yıldırım Beyazıt 1390'da Osman Çelebi'nin oğlu Mustafa Bey'in elinde bulunan Antalya üzerine yürüdü. Mustafa Bey Mısır'a kaçtı ve kent Osmanlılar'ın eline geçti (1392). Antalya Muhafızlığına Firuz Bey tayin edildi ve daha sonra Teke bir Şehzade Sancağı oldu.

 

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE ANTALYA

Balkan Savaşı’nda yenilen Osmanlı İmparatorluğu, İtalyanlar’a bazı ayrıcalıklar veren bir barış antlaşması imzalamak zorunda bırakılmıştı.

Bu antlaşmadan sonra ilk sivil İtalyan grubu, Rodos Belediye Başkanı ile birlikte Antalya’ya geldi. O sırada Antalya kentinde, İtalyan uyruklu üç Rum, iki Yahudi aile vardı ve bunlar haklarının korunması konusunda İngiliz Konsolosluğu’na yetki vermişlerdi.
Önce İngiliz Konsolosluğu’na verdikleri yetkiyi geri aldılar. Yeni yapılmış bir evi İtalyan Konsolosluğu binası olarak kiraladılar ve üzerine bayraklarını çektiler.

Trablusgarp’ta İtalya ile savaş devam ederken, Antalya Mutasarrıflığı’na Niğdeli Abdullah Sabri Bey tayin edilmişti. Abdullah Sabri Bey’in ölmesi üzerine, yerine Burdur Sancak Beyi Kemal Bey tayin edildi. İtalyanlar’ın Antalya’yı sömürgeleştirme isteklerinin ilk işareti 19 Eylül 1329 (2 Kasım 1913) tarihinde bir okul açma girişimi ile başladı. Sancak beyi bunu önlemiş ancak İtalyanlar, bu kez Cavalini adında bir deniz yüzbaşısı getirerek, kadınlara ait bölümü de bulunan ve bugün Yenikapı semtinde Dumlupınar İlkokulu’nun bulunduğu binada sekiz yataklı bir hastane açtılar. Kendilerine resmi izin verilmemişti. Fakat Dr. Cavalini işi kılıfına uydurarak, bunun şimdilik bir klinik olarak kullanılacağını belirtmiş ve hasta yatırarak çalışmaya başlamıştı bile. Bunun arkasından, yine izin alınmadan bir de okul açıldı. Sancak valisi, bu gelişmeler karşısında bir şey yapamıyor; İtalyanlar ise, kapitülasyon hayalinden güç alarak, bu türdeki çalışmalarını elden geldiğince arttırıyordu.

Bu sırada İtalyan Hastanesi, hem kadın hem erkek hastalar alarak, ücretsiz ilaçlar vererek, alabildiğine çalışıyordu. Ne yazık ki, o günlerde Antalya’da, tek resmi doktor; Belediye Doktoru Ispraki Efendi’ydi. Halk çaresiz akın akın İtalyan Hastahanesi’ne koşuyordu ve bunu engellemek olanaksızdı. Ayrıca Dr. Cavalini köylere kadar gidip hastalara bakıyor, ilaç parasını bile cebinden veriyordu.
Öte yandan, çeşitli alanlarda büyük bir çalışma devam ediyordu. Çok eski tarihlerde İtalyan uyruklu iki kişi adına arama izni alınmış, fakat geçerliliği kalmamış, hattasahipleri ölmüş maden yatakları üzerinde hak iddia etmek, sinema açmak, elektrik fabrikası kurmak, demiryolu açmak vs… gibi şeyler yapılıyordu.

İtalyan Konsolosu, yerel emniyet ve belediye zabıtası işlerine karışarak, küstahlığını daha da ileriye götürmüştü. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması, cesur girişimleri ile tanınan Sabur Sami Bey’in sancak beyi olarak gelmesi ve konsolosun aşırı hareketlerine sert bir şekilde karşılık vermesi durumu değiştirdi. Konsolos, doktoru ve başka İtalyanlar’ı da yanına alıp, haliyle bütün tesisleri de bırakarak çekip gitti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaştan kazançlı çıkan İtalyanlar’ın ilk hareketi Antalya’ya tekrar pençelerini uzatmak olmuştur.
Antalya’nın ticari ilişkileri, yalnız deniz yoluyla sağlanıyordu. Şeker, Trieste’den gemilerle; manifatura ve benzeri Marsilya’dan, pirinç ve kahve Mısır’dan Arap gemileriyle geliyordu. İstanbul ve İzmir ile arasındaki bağlantı; Yunanlı Yandelion, sözde Osmanlı, aslında Rum Hacı Davut’un gemileriyle sağlanıyordu. Karadan Yörükler aracılığı ile develerle Koçhisar’dan tuz getirtiliyordu.

1911 yılında başlayan Trablusgarp Savaşı, deniz seferlerini sekteye uğratmış, hele 1914-1918 arası Fransız kruvazörlerinin ablukası yüzünden Antalya’nın dış dünya ile bağlantısı tamamen kopmuştu. Kibrit çöpüne kadar her gereksinimini dış ülkelerden sağlayan Antalya halkı da bu yüzden oldukça bunalmıştı. Halk bu deniz yolunun biran evvel açılmasını gözler olmuştu.
Mondros Antlaşması’ndan sonra bu yolu ilk kez Rodos’taki İtalyanlar açtı. Rodos Belediye Başkanı’nı da taşıyan bir İtalyan gemisi Antalya’ya yanaştı. Başta giyecek maddeleri olmak üzere, Antalya’nın pek çok ithal maddesine gereksinimi vardı.

Öte yandan, dört yıldan beri boş olan Ticaret Odası Başkanı H.Ratip Osman Efendi’nin kiralık evi, yine İtalyan Konsolosluğu olmuştu. İngiltere Konsolosluk binası ise, şimdiki Özel İdare İşhanı’nın bulunduğu yerdeki zamanındaki binanın sahibi olan ve daha sonraları sürgnedildiği İstanbul’da ölen İngiliz Konsolosu’nun varisi kız kardeşinden kiralanmıştı.
O yıllarda Anadolu’nun dünyaya açılan iki kapısı vardı. Karadeniz’de İnebolu ve Akdeniz’de Antalya. Her gün çok sayıda ticaret gemisi gidip geliyordu Ve İtalyanlar birinci sıradaydılar.

1919 yılının ilkbahar aylarında Antalya Limanı’nda bir İtalyan zırhlısı ile kıyıya kadar sokulmuş bir İtalyan torpidosu günlerce bekliyor, zırhlının tahliye botları, rıhtım ile er arasında mekik dokuyordu. Öte yandan; mütareke sonunda Antalya sancağı gitmiş, yerine bir yenisi tayin edilmemişti. Hükümet, Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın elindeydi. Dahiliye Nazırlığı görevini ise, İbradılı ünlü Cemal Bey yürütüyordu. Akka Defterdarı iken, Filistin’in kaybı üzerine Antalya Defterdarlığı’na atanan İbradılı Bey’e (Talat Kişmir) Sancak Beyliği vekaleten verilmişti.

 

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ANTALYA

1923-1924’te Antalya’da nüfus, çoğu ahşap evlerde oturan 23.000 kişiden oluşuyordu.

Arap, Girit ve Yunanistan göçmenleri de bulunmakla birlikte, nüfusun büyük çoğunluğu Türkler’di. Osmanlı döneminden kalan Rumlar nüfusun yaklaşık 1/3’ünü oluşturuyorlardı. Antalya’da ayrıca çok sayıda Yahudi ve Ermeni yaşamaktaydı. Türklerin iki mezarlığı, bir hastanesi, on kadar okulu; Rumların da metropolitleri, dört kilisesi, on iki çeşitli düzeyde okulu ve bir itfaiye örgütü vardı.

Daha sonra 1925 yılında Atatürk’ün büyük gayretleri ile kentteki Rumlar’ın yerine Selanik ve Girit Adası’ndan getirilen Türk göçmenlerle “mübadele” yapılarak Antalya kenti Türkleştirildi. 1927’de Antalya’daki nüfus Selanik ve Girit’ten gelen göçmenlerle ancak 17.373 idi.

 

ANTALYA'NIN KURULUŞ SÖYLENCESİ

Yaygın bir inanışa göre bundan 2000 yıl kadar önce Bergama Kralı II.Attalos en gözde akıncılarından “yeryüzünün cenneti”ni bulmalarını istemişti.

“Gidin, bana bu yeryüzü üzerinde öyle bir yer bulun ki, bütün kralların, bütün hükümdarların gözü kalsın. Öyle bir yer bulun ki, hiç kimse gözünü ordan ayıramasın. Gidin bana yeryüzünün cennetini bulun.” diye görevlendirmişti II.Attalos akıncılarını. Akıncılar, bu emirle işin zorluğunu, bir anlamda olmazlığını bile bile yola koyulmuşlar, diyar diyar dolaşmışlar. Haftalarca, aylarca dolaşmışlar ama, krallarının istediği gibi bir yere bir türlü rastlayamamışlar. Ta ki, bir gün Çubuk Beli diye anılan yolu aşıp da, yeryüzü cennetinin kapıları, Toroslar'ın eteklerinde, çamların arasından Akdeniz'in büyülü bir akşamına açılıncaya dek!

Tepeleri karla kaplı Beydağları, el değmemiş ormanlarının yeşilliği, batan güneşin tutuşturduğu gümüş kıyılar ve denizin o çivit mavisi, soluklarını kesmiş Bergamalı akıncıların. Toroslar'dan aşağılara indikçe, dünya cenneti bir ovanın rengarenk bereketiyle sarmalanmışlar. En sonunda bugünkü Antalya kentinin bulunduğu yere geldiklerinde karşılarına çıkan eşsiz doğal güzelliği karşısında cenneti nihayet bulduklarını düşünmüşlerdi. Buradan dörtnala kalkıp Bergama'ya dönen akıncılar kralın huzuruna varıp “Emriniz üzere cenneti bulduk!” demişlerdi. Kral Attalos akıncılarının “Cennet” dedikleri yeri bir de kendi gözleriyle görmek istemişti. Akıncılar yine öne düşmüşler, Kral Attalos arkalarından onları izlemişti. Bugünkü Antalya'nın bulunduğu yere vardıklarında Kral Attalos da cennete geldiğini kabul etmiş ve burada derhal büyük bir kent kurulmasını emretmişti.

Bu doğal güzellikler içinde Bergamalılar kısa zamanda görkemli bir kent kurdular ve bu kente, Kral Attalos'un adına izafeten “Attaleia” adını verdiler. Sonraları bu ad sırası ile “Stelai”, “Satalya”, “Adalya” ve “Antalya” olarak değiştirildi.

Antik devrin coğrafyacısı Strabon, Antalya'yı şöyle anlatır: “Phaselis'den sonra Pamphylia'nın başlangıcı ve büyük bir kale olan Olbia'ya ve oradan, büyük hacimde ve sesi uzaktan duyulabilen, çok şiddetle yüksek bir kayadan aşağı çarparak düşen ve Kataraktes olarak anlatılan nehre varılır. Bundan sonra Attaleia kentine gelinir. Adını kurucusu Attalos Philadelphos'dan almıştır. O, aynı zamanda büyükçe bir surla çevrilmiş küçük bir çevre kasabası olan Korykos'a da bir koloni göndermiştir. Hem Thebe, hem de Lymessos, Phaselis ile Attaleia arasında görülebilir. Kallisthenes'e göre, Trojalı Kilikyalılar'ın bir kısmı Thebe ovasından Pamphylia'ya sürülmüşlerdir.”

 

ANTALYA'NIN ESKİ ADLARI

Bergama Kralı 2.Attalos, bölgenin yarısına sahip olduğu halde Side'yi almamış, bir liman şehrine olan ihtiyacı nedeniyle kendi adıyla anılan ''Attelia''yı kurmuştur.

Kentin bugünkü adının buradan geldiği bilinmektedir. Helenistik dönemde Arap kaynaklarında kentin adı ''Antalie'' olarak geçmektedir. Bizans egemenliği sırasında şehrin adı ''Pamfilya'' olarak da geçmektedir.

Kent, Türk tarihinde ise ''Adalya'' olarak bilinir. Türkler daha sonra kente Antalya adını verirler.

Antalya Ajans Antalya Tanıtım Sayfaları